Archive for the ‘Hikayeler’ Category

Ben Böyle Namaz Kilamadim

Cuma, Ağustos 22nd, 2008

Bir kere Hatemi Zahid Hazretleri, Âsim b. Yusuf Hazretlerinin yanina girdiginde Âsim ona: - Ey Hatem! Namaz kilmayi güzel becerebiliyor musun?" diye sordu. O da:- Evet, dedi. Bunun üzerine Âsim Kuddise Sirruhu: - Peki, nasil kiliyorsun?" diye sorunca dedi ki:- Namaz vakti yanasinca abdestimi sünnet vechi üzere tazeliyorum. Sonra namaz kilacagim yere gelip dikiliyorum, ta ki her uzvum yerlesiyor. Kâbe'yi iki kasimin arasinda, makamii Ibrahim'i gögsümün hizasinda, Allahu Teâlâ'yi mekândan münezzeh (pak ve uzak) oldugu hâlde basimda hazir, kalbimdeki her seyi bilir oldugu hâlde görüyorum. Sanki ayagim sirat köprüsünün üzerinde, cennet sagimda, cehennem solumda, ölüm melegini de arkamda hissediyorum. Ve kilacagim namazin, son namazim oldugunu zannediyorum. Sonra ihsan ile (Mevlâ'yi görür gibi) iftitah tekbirini aliyorum, düsüne düsüne okuyorum. Tevazu ile rükûya egiliyor, tazarru ile secdeye kapaniyorum. Sonra tamamiyla oturuyor, ümitle tesehhütte bulunup, sünnet üzere selâm veriyorum. Sonra da o namazi ihlâsla teslim ediyor, korkuyla ümit arasinda kalkiyorum. Ve bu hâl üzere sabra devam ediyorum.Bunu duyan Âsim Kuddise Sirruhu Hazretleri hayretle:- Ey Hatem! Senin namazin böyle mi? dedi. O da:- Evet, otuz senedir böyle kiliyorum, deyince Asim Hazretleri aglayarak:- Ben daha bu zamana kadar hiç böyle namaz kilamadim, dedi.

Romantik Kaptan

Cuma, Ağustos 22nd, 2008

Çek-Senet mafyasinda kullanilan kartvizitlerde "Ben sizi bulurum!" yazarmis. Yani:     "Nereye kaçarsaniz kaçin, tepenizde biterim!."     Basa gelen musibetler de öyle.     Ister denizde olun ister havada, o sizi bulur, asla gecikmeden.   Üniversite yillarimda, derslerin agirligindan ve Istanbul’un gürültüsünden biraz olsun uzaklasmak niyetiyle, bazen annem ve yengem de dahil olmak üzere, aile fertleriyle baliga çikar, bunun için de ya Kumkapi’dan, ya da Yesilköy’deki Haylayf Plajindan bir kayik kiralardik. 1970'li yillarin henüz basindaydik ve denize çiktigimizda, Allah’in izniyle bos dönmüyorduk.     Bir Pazar günü, agabeyim ve enistemle birlikte Kumkapi'dan açilip demir attik. Genellikle yemli avi tercih eder; istavrit, mezgit, izmarit ve arada bir de olsa, kirlangiç gibi büyük baliklar yakalardik.     O gün demir attigimiz yerde, bu baliklardan hiçbirini bulamadik. Ancak oltamiza, bir seylerin dokundugunu hissediyorduk. Kisa bir süre sonra, onlarin ne oldugunu ögrendik. Önce kibarca tiklayip, oltaya yakalandiktan sonra kafa ata ata yukari çikan seyler, inanilmaz güzellikteki pembe renkleriyle göz kamastiran mercan baliklariydi. Balikçi tezgahlarinin en nadide parçalariydi onlar. Lezzeti de agziniza layik.     Aksama kadar, o baliklardan yirmi bir tane tuttuk ve bir sonraki hafta, tekrar ayni yere olta atabilmek için, kiyidaki elektrik diregi, cami minaresi ve büyük apartmanlar gibi önemli noktalardan "kerteriz" aldik. Balik avindan hoslananlar, “kerteriz” in anlamini iyi bilirler. Hoslanmayanlar ise, zaten merak etmezler.     Daha sonraki hafta, yengem ve rahmetli annemi de alarak denize açildik. Ama hava bozuk oldugundan, bu isi kisa kesip geri döndük.     O hafta bir türlü geçmek bilmedi. Pazar günü geldiginde, sandalda üç usta balikçi vardi. Ben, agabeyim ve enistem. Büyük bir itinayla kerterize oturduk. Artik mercanlarin tam üstündeydik. Aradan geçen günler içinde, mercan avi ile ilgili bilgiler edinmis ve hem sandalin basindan, hem de arkasindan demir atmak gerektigini ögrenmistik. Böylelikle rüzgarin ara sira yön degistirmesinden ötürü etkilenmeyecek ve ayni yerde sabit kalabilecektik.     Ava basladigimizda, kerteriz konusunda ne kadar usta oldugumuzu hemen anladik. Çünkü mercanlari bulmustuk. Unutulmaz bir ava baslamistik. Hem de ne unutulmaz!.     Eylül ayinin sonlarina dogruydu ve inanilmaz güzellikte bir hava vardi. Ancak avin en civcivli yerinde, gözlerim birkaç kilometre ötedeki bir mavnaya takildi. Kumkapi'nin meshur kum mavnalarindan biriydi bu. Ve her nedense rotasi bize dogruydu. Ben, henüz askere gitmemis olmama ragmen, babamin anlattigi askerlik hatiralarindan edindigim kültürle hemen bir gez-göz-arpacik operasyonu yaparak durumu kontrol ettikten sonra:     - Ya eniste! dedim. Bu tekne tam üstümüze geliyor.     Enistem, henüz bir kibrit kutusu kadar görülen mavnayi yan gözle süzüp:     - Hiç meraklanma! dedi. Koskoca denizde bize çarpmasi çok zor.     Enistem, tekrar isinin basina döndü. Agabeyim ise, denizdeki oltasina tam konsantre olmustu. Ama benim gözüm yine o teknedeydi.     Mavnayla aramizda bir kilometre kadar bir mesafe kalinca, bir kontrol daha yaptim. Degisen bir sey yoktu. Bu sefer agabeyime:     - Ya abi!.. dedim. Bu tekne tam üstümüze geliyor.     Agabeyim makine mühendisi oldugu için, tam bir hesap adamiydi. Mavnaya bir göz atip:     - Hiç merak etme! dedi. Kaptan biraz sonra dümeni kirar.     Agabeyim, oltasina yem takmaya koyuldu. Fakat mavnanin yönünde hiç bir degisme yoktu. Bize dogru hizla yaklasiyordu.     Bu sefer, ikisine birden:     - Yahu mübarekler! dedim. Bu teknenin bence hiç sakasi yok.     Enistem ve agabeyim, bir anda burnumuzun dibinde biten mavnanin üzerinde yazan "Bilmem ne Reis" yazisini okuma firsatini iste o zaman buldular. Ve benim sesim korkudan kisilmis oldugu için, avazlari çiktigi kadar bagirip kaptani ikaz etmeyi denediler. Basta rüyalarim olmak üzere, daha sonraki yillarda defalarca yasadigim o sahnede, enistemin ilk önce "hooop hoooop!" diye bagirdigini, fakat kaptan köskünde bir Allah’in kulu olmadigini çok iyi hatirliyorum.     Kisacasi isi isten geçmisti. Ve iki tarafimiza da demir attigimiz için, demirin ipine asilarak mavnanin yolu üzerinden çekilmemiz mümkün degildi.     Tekne bütün hasmetiyle tepemizde belirdi.     Ilk önce enistem atladi suya, denize girmekten nefret ettigi halde.     Arkasindan da agabeyim.     Ben, su üzerinde kalabilmeyi ancak o yaz becerebildigim için, denize yarim burguyla dalip en hizli stil olan "serbest"e geçtim. Ve sirtima yapisan montum ve beni asagi dogru çeken ikiser kiloluk kislik botlarim esliginde, yeni bir rekor denemesine giristim. Vücuduma dolanan misinalar da isin cabasi.     En büyük korkumuz, mavnanin pervanesi tarafindan biçilmekti. Bu yüzden de ondan uzaklasmamiz gerekiyordu. Öyle yapmaya çalistik. Mavna, bütün gücüyle sandalimiza çarpti. O can pazarinda görebildigim tek sey, bin bir güçlükle tuttugumuz baliklarin, onlari koydugumuz kovanin içinden en az bir buçuk iki metre havalanmasiydi. Çarpmanin siddetiyle, demir attigimiz iplerden biri kopmus ve sandalin sag omurgasi kirilmisti. En büyük endisem, ayagina biraz soguk su dökülmesi halinde bile gazdan kivranan ve eli ayagi kesilip bitkisel hayata geçen agabeyimdi. Enistemin durumu herhalde rahat oldugu için, mavnanin ortaliklarda görünmeyen kaptanina bütün gücüyle bagiriyor ve lügatindaki en orijinal kelimeleri tek tek siraliyordu.     Mavna, yaridan fazlasi suya gömülen gövdesiyle dev bir balina gibi suyu yararken, gözlerimiz yine kaptani aradi. Nihayet onu gördük. Teknede ondan baska kimse yoktu ve Rabbim sahittir ki, mavnanin arka korkuluklarina dayanmis vaziyette denizi seyrediyordu.     Romantik kaptan, bizi üzerimizdeki ceket ve monatlarla çirpinip dururken görmesine ve yardim feryatlarimizi duymasina ragmen, hizini bile kesmeyip uzaklasti.     Onunla ahirette görüsecegiz. Üstelik de sizlerin huzurunda.     Allah, bu satirlarin yazilmasini murat etmis olmali ki, sag tarafi çökmesine ragmen sandalin parçalanip batmasina, ya da mavnanin bir tarafina takilip onunla birlikte gitmesine izin vermedi.     Midelerimizi deniz suyuyla doldurup Marmara’nin su seviyesini biraz düsürdükten sonra sandala çikabildik. Hepimiz nefes nefese kalmistik ve sonbaharin serinliginden degil de, geçirdigimiz felaketten ötürü tir tir titremekteydik. Elbiseler üzerimize yapismis, çizme ve ayakkabilarimiz suyla dolmustu. Uzun bir süre boyunca konusamadik. Üzerimizdeki islak esyalari hafiflettigimizde, ikindi günesi sirtimizi isitti. Baliklarin bir bölümü denize dökülmüstü. Ama deniz mercanlarla doluydu. Üstelik de yemlere hiçbir sey olmamisti.     Ne oldugunu tahmin ettiniz tabi.     Yedek oltalari çikartip tekrar ava basladik.     Halimizden son derece memnunduk. Üstelik de hiç durmadan sükrediyorduk.     Özellikle, yüzme bilmeyen annemin ve bebek bekleyen yengemin o gün aramizda olmamasina.     Ve "Ben sizi bulurum!" diyen kaderimizin, bizi koskoca denizde yakalayip, yillar boyu unutulmayan ve binlerce kisi tarafindan paylasilacak olan güzel bir hatira birakmasina.

Sakin Sandigi Bos Birakma

Cuma, Ağustos 22nd, 2008

Imâm-i Gazâlî Hazretleri'nden:Iyi bil ki, bir gün; gece ve gündüzü ile yirmi dört saattir. Kiyâmet günü insanoglunun önüne her gün için yirmi dört tane kapali kutu getirilir. Kutunun birini açip, o saatte yaptigi amellerin mükâfâti olarak, içinin nur ile dolu oldugunu görünce, Allâh'in lütfunu düsünerek kul öyle sevinir ki, bu sevinci cehennem halki arasinda pay-lasilsa, cehennemin acisini duymaz olurlardi.Ikinci kutuyu açtiginda, bundan karanlik ve pis kokular çikar ki, bu da isyân ile geçirdigi saattir. Buna da öyle üzülür ki, eger bu üzüntü cennet halkina dagitilsaydi, kederlerinden cennetin zevkini kaybederlerdi.Üçüncü bir kutu daha açilir ki içi tamamen bostur. Bu da uyku veya mübah seylerle geçirdigi saattir. Fakat küçük bir hayrin ecrine dahi siddetle ihtiyaç duyulan o günde, imkâni oldugu hâlde büyük bir kazanci kaybeden tüccarin zarari gibi ye hattâ çok daha fazla yanar ve o saati bosa geçirmesinin acisiyla kivranir.Bu kadar zarar ve aldanma sana kâfîdir.O hâlde "Ey nefsimi Firsat eldeyken sandigini iyi doldur, sakin bos birakma. Tembellige düsme, sonra yüksek derecelerden düsersin."

Yüreginin Anahtari

Cuma, Ağustos 22nd, 2008

Bir zamanlar ülkenin birinde Polya adinda çok genç ve çok güzel bir prenses varmis,Kral babasi yatalak hasta oldugu için bu prensesi kraliçelige hazirlamak istemisler,Ülkenin bütün bilgeleri çesitli dersler vererek prensesi hizli bir egitimden geçirmisler..Bir süre sonra kralin bas danismani onu sinavdan geçirip kraliçe olabilecegine karar verir..Prenses bu sinavdan sonra bas danisman tarafindan bir büyük odaya alinir.. Bu odada farkli renklerde 15 kapi vardir,Bas danisman prensese derki;Kraliçe oldugunuz zaman ülkeyi bu 15 kapinin ardindaki bilgi ve hazinelerle yöneteceksiniz,Aslinda bu 15 kapinin 8 i iyiliklerin kapisi 7 si kötülüklerin kapisidir..Buyur anahtalarlarda burada..Prenses Polya sorar;Peki ama anahtarlarin hangisi hangi kapinin bunu nasil bilicem..Bas danisman cevap verir:Prensesim eger yüreginiz iyi ise eliniz iyilik kapilarinin anahtarina gider,Yüreginiz bozuksa eliniz kötülük kapilarinin anahtarlarina gider..Yüregim nasil iyi olur nasil bozulur,Ihtiyar bas danisman gülümser,Prensesim bilgelerin nasihatlarini dinlerseniz yüregini iyi olur,Yagcilarin övgülerine kulak verirseniz yüreginiz bozulur.intro hikâyeleri: Ömer Lütfi MeteFotograf: Serpil Kamgören

Cen.NET Cafe

Cuma, Ağustos 22nd, 2008

Falanca Camii imami Abdullah hoca, resmi islerini yaptirmak için nüfus müdürlügüne gider. Kendisinden TC kimlik numarasi istenince, en yakin internet-cafenin yolunu tutmak zorunda kalir.   Cafenin kapisindan girerken levhada yazili isim "fesüphânallah'lar, estagfirullah' lar çektirir hoca efendiye, hem de ardi arkasinca: CEN.NET CAFE…  Cafe isleten delikanliya hacetini söyler:   - Evlâdim T.C. kimlik numarasi istediler benden, yardimci olabilir misin?   - Tabi amcacim, siz suraya oturun, su isimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.   Abdullah hoca baslar beklemeye. Böylelikle bulundugu mekâni inceleme firsati da geçer eline.   Demek ki gençlerin girip bir türlü çikmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasidir. Gözüne takilan her detaydan rahatsiz olarak, huzursuz bakislarla etrafini süzer durur.   Evin bodrumunda kurdugu fare tuzaklari gelir aklina. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler nasil kapandan çikamiyorlarsa, ayri telden oyunlara yakalanan gençlerin de buradan çikamadiklarim düsünür. Bir "fesuphanallah" daha çeker ve:   - Âhir zaman fitneleri iste canim, der kendi kendine…   Hoca efendinin huzursuz oldugunu fark eden delikanli hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur Abdullah amca. En azindan bu da bir hürmet ifadesidir. "Aferin" derken içinden, hayiflanir istemeden:   - Yazik oluyor bu gençlere, hayatlarini heder ediyorlar.   Bosa hayiflanmanin, vah vah demenin, ne kendisine ne de acidigi gençlere bir faydasi olmayacagini bildigi için, delikanliyla hasbihal etmeye karar verir:   - Delikanli sana bir sey soracagim ama bilmem ne düsünürsün?   - Buyurun amcacigim, ne soracaktiniz?   - Sen Allah'i bilir misin?   Birbirine girmis, hiçbir sekle benzetemedigi jöleli saçlari, her baktiginda bir "fesuphanallah" daha çektigi sakal sekliyle bu delikanlidan aldigi cevap, hoca efendiyi pek sasirtir.   Cafeyi isleten delikanli gülümseyen gözlerle bakarak:   - Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahseden, düsünecek akil, görecek göz veren Rabbini nasil bilmez amca?   Hayretle sormaktan alamaz kendisini:   - Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'i, bana bir anlatir misin?   Delikanli eliyle cafedeki bilgisayarlari göstererek cevap verir:   - Bu bilgisayar ile biliyorum amcacigim.   - Bunlarla mi? Delikanli pek anlayamadim.   - Bu bilgisayarlarin varligi benim nazarimda Allah'in varliginin en açik delillerinden biridir. Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca, böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir.   Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zimbirtinin tesadüf eseri olusmayacagini, mutlaka birisi tarafindan yapilmis oldugunu söyler sana. Meselâ Darwin denilen mendebur kalkip dirilse, su laptopu göstersen, desen ki:   "Bu âlet, su hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimlesmis hâlidir." Darwin bile "çüss lan deve" der.   Abdullah Hoca delikanlinin anlattiklarindan hoslanmistir. Keyiflenir:   - Bilgisayarin kendiliginden yapildigini kabul etmeyen adam, onu yapan insanin yaratilmis olduguna gelince kiviriveriyor degil mi evlâdim?   - Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine baglanmis, hepsi bir program tarafindan idare ediliyor. Bu sistemi ben kurdum, burayi ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur; yani bir mânâda farzi muhal buranin tanrisi benim.   Bazen oyun oynayip, interneti kullanip para ödemeden sivismaya kalkanlar oluyor. Hemen yakaliyorum keratalari. "Gel bakalim! Nereye gidiyorsunuz böyle! Buranin nimetlerinden faydalanip basibos birakilivereceginizi mi zannettiniz?" "Paramiz yok abi!" derlerse; "Yok öyle yagma!" deyip cezalandiriyorum. Internet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapiyorlar, camlan silip tuvaleti temizlettiriyorum.   Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabi sorulur da, sayisiz nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabini sormazlar mi insandan?   Bir cafenin bile islerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatin, kusursuz isleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mi? Olmaz diyenin ahmakligini bütün noterler tasdik etmez mi?   - Vallahi evlâdim pek takdir ettim seni. Peki Allah'i nasil bilirsin, neye benzetirsin?   -Ben Allah'i hiçbir seye benzetmeden bilirim amca.   - Bunun böyle olacagini nasil bildin evlâdim?  Delikanli eliyle bilgisayarlari isaret etti:   - Yine bunlar sag olsun. Bu bilgisayarlari yapan mühendisler baska, bilgisayarlar baskadir. Birbirlerine benzemezler. Programi yazan insan baskadir, ortaya konulan program ise bambaska. Bilgisayarda yüklenmis bilgiler vardir, fakat benim bilmem yine baskadir. Kamerasi vardir, ses düzeni vardir, ama benim gözlerim ve duyup konusmam farklidir.   Abdullah amca çocugun feraset ve anlayisini çok begenmisti. Sordugu sorulara aldigi cevaplar, gayet mantikliydi ve berrak bir imana isaret ediyordu. Aslinda buradaki isi bitmis, kimlik  numarasini çoktan almisti; ama delikanli ile muhabbete devam etmek istedi.   - Peki varligina inandigin Rabbin için ne yapman gerektigine dair ne biliyorsun?   - Ne yapmam gerektigini biliyorum amca, fakat ne kadarini yapabildigim hususunda kendimi yeterli görmüyorum.   - Ne bildigini söylersen, neler yapabilecegine dair yardima olabilirim belki evlâdim.   - Neler yapmam gerektigine dair surdan biliyorum amca: Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermis. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerlestirmis.   Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim, onun istemeyecegi seyleri gönlümden uzak tutmaliyim.   Ikinci olarak bana verdigi dili razi olmayacagi sözlerden korumaliyim. Her zaman onu söylemeli, onu anlatmaliyim.   Son olarak bana verdigi bu bedeni onun rizasi istikametinde kullanmali, bir gün toprak olacak vücudumu onun yolunda eskitmeliyim. Benim bildigim bundan ibaret…   - Ee evlâdim daha ne yapacaksin, baska bir sey kalmadi ki!   - Efendim yapmaliyim, etmeliyim diyorum ama, bal demekle agiz tatlanmiyor ki! Gidilecek yolu bilmek ayri, usulüyle yolda yürüyebilmek apayri bir sey…   Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse, Seytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFIS virüsünü aktif hale getiriyor. Üstesinden gelebilene ask olsun. Etkili bir virüs programi bulmam lazim belki de..   - Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: TASAVVUF anti-virüs programlarindan birisim gönül Hard-diskine kuruyorsun ve her gece kalkip güncelleyerek, virüs taramasi yapiyorsun evlâdim.   Delikanli aldigi cevaptan hem sasirmis hem hoslanmisti. Hoca efendiye tebessüm ederek:   - Amca bu programi nereden indirebiliriz acaba? Bildigin bir site var mi? dedi.Hoca efendi ayni tebessümle cevap verdi:   - Bunun korsan sürümlerine çok dikkat etmek lâzim evlat. Ehline müracaat ederek lisansli bir program yüklemelisin bence.   - Sizde var mi öyle bir program?   - Var da, ben yüklemeyi bilmiyorum, ama istersen tanidik bir programlama uzmani tavsiye edebilirim.   - Çok sevinirim, diyen delikanli, Abdullah Hoca ile tekrar bulusacaklari bir gün kararlastirarak, hoca efendiyi dükkanindan ugurladi. Ve ümit dolu tebessümlerle arkasindan bir müddet seyretti.   Harun Kirkil il ki , yolun sonuna eren yoktur… Belki, deryaya erip, onda bir zerre hâlini alan vardir!. hâlini alan vardir!.Bil ki , yolun sonuna eren yoktur… Belki, deryaya erip, onda bir zerre hâlini alan vardir!. 

Hz. Süleyman (a.s.) Ile Karinca

Cuma, Ağustos 22nd, 2008

    Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karincaya bir yillik yiyeceginin miktarini sorar. Karinca da,     - "Bir bugday tanesi yerim" diye cevap verir.     Cevabin dogru olup olmadigini kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karincayi bir siseye koyar. Yanina da bir bugday tanesi koyarak hava alacak sekilde siseyi kapatir. Ondan sonra da bir yil bekler.     Müddeti dolunca siseyi açtiginda bir de bakar ki karinca bugday tanesinin yarisini yemis, yarisini da birakmistir. Kendi kendine meraklanir.     Acaba neden yemedi?     Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karincaya bugday tanesini tamamen neden yemedigini sorar.     Karinca da, "Daha önce benim yiyecegimi yüce Allah(c.c) verirdi. Ben de O' na güvenerek bir bugday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu isi sen üzerine alinca dogrusu nihayet bu aciz bir insandir diye sana pek güvenemedim.     Belki beni unutup yiyecegimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yillik yiyecegimin yarisini yiyerek,diger yarisini da ertesi yila biraktim" diye cevap verdi.     Yüce Allah (c.c) cümlemizi kul kapisina baktirmasin…     Günümüzde hepimiz iktisat etmeye (ç)alisalim.

Bir Tasta Iki Kus

Cuma, Ağustos 22nd, 2008

 Adamin tembel mi tembel bir usagi vardi. Bir gün onu üzüm ve incir almaya gönderdi, ama usak sadece üzümle çikageldi.     - Ben sana demedim mi, sana bir is verirsem iki is birden yap diye ha?     Tesadüf bu ya, efendi o gün hastalandi. Usagi doktor çagirmaya gönderdi. Usak da doktorun yaninda bir gassal bir de mezarci getirmisti.     Efendi usagina çikisti:     - Niye getirdin bu mezarcilari yahu?     - Efendim, sana bir is verirsem iki is birden yapacaksin demediniz mi? Iste, tedavi etsin diye doktor getirdim. Tedavi kâr etmez de ölürseniz, mezarci hazir olsun bari dedim!

Lakap

Cuma, Ağustos 22nd, 2008

Abbasî soyundan biri hilafet iddiasinda bulunmustu. Öte yandan son derece kan dökücü zalim biriydi. Bir gün nedimini çagirdi:  - Bana bir lakap bul; ne bileyim, Mu'tasimbillah, Mütevekkilalallah gibi.     Nedim: Neûzübillah olsun efendim!

RAPUNZEL

Cuma, Ağustos 22nd, 2008

Grimm Kardesler Bir zamanlar bir kadinla kocasinin çocuklari yokmus ve çocuk sahibi olmayi çok istiyorlarmis. Gel zaman git zaman kadin sonunda bir bebek bekledigini fark etmis. Bir gün pncereden komsu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadinin gözleri sira sira ekilmis özel bir tür marula takilmis. O anda sanki büyülenmis ve o marullardan baska sey düsünemez olmus. “Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demis kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmis, zayifladikça zayiflamis. Sonunda kocasi kadinin bu durumundan öylesine endiselenmis, öylesine endiselenmis ki, tüm cesaretini toplayip yandaki evin bahçe duvarina tirmanmis, bahçeye girmis ve bir avuç marul yapragi toplamis. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormus, çünkü orasi güçlü bir cadiya aitmis. Kadin kocasinin getirdigi marullari afiyetle yemis ama bir avuç yaprak ona yetmemis. Kocasi ertesi günün aksami çaresiz tekrar bahçeye girmis. Fakat bu sefer cadi pusuya yatmis, onu bekliyormus. “Bahçeme girip benim marullarimi çalmaya nasil cesaret edersin sen!” diye ciyaklamis cadi. “Bunun hesabini vereceksin!” Kadinin kocasi kendisini affetmesi için yarvarmis cadiya. Karisinin bahçedeki marullari nasil caninin çektigini, onlar yüzünden nasil yemeden içmeden kesildigini bir bir anlatmis. “O zaman,” demis cadi sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, cani ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir sartim var, bebeginiz dogar dogmaz onu bana vereceksiniz.” Kadinin kocasi cadinin korkusundan bu sarti hemen kabul etmis. Birkaç haftasonra bebek dogmus. Daha hemen o gün cadi gelip yeni dogan bebegi almis. Bebege Rapunzel adini vermis. Çünkü annesinin ne yapip edip yemek istedigi bahçedeki marul türünün adi da Rapunzel’mis. Cadi küçük kiza çok iyi bakmis. Rapunzel oniki yasina gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmus. Cadi bir ormanin göbeginde, yüksek bir kuleye yerlestirmis onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmus, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmis. Cadi onu ziyarete geldiginde, asagidan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altin sarisi saçlarini !” diye seslenirmis. Rapunzel uzun örgülü saçlarini percereden uzatir, cadi da onun saçlarina tutuna tutuna yukari tirmanirmis. Bu yillarca böyle sürüp gitmis. Bir gün bir kralin oglu avlanmak için ormana girmis. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söyledigi sarkiyi duymus. Ormanda atini oradan oraya sürmüs ve kuleye varmis sonunda. Fakat saga bakmis, sola bakmis, ne merdiven görmüs ne de yukariya çikilacak baska bir sey. Bu güzel sesin büyüsüne kapilan Prens, cadinin kuleye nasil çiktigini görüp ögrenene kadar hergün oraya ugrar olmus. Ertesi gün hava kararirken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altin sarisi saçlarini !” diye seslenirmis. Sonrada kizin saçlarina tutunup bir çirpida yukari tirmanmis. Rapunzelönce biraz korkmus, çünkü o güne kadar cadidan baskasi gelmemis ziyaretine. Fakat prens onu sarki söylerken dinledigini, sesine asik oldugunu anlatinca korkusu yatismis. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmis, Rapunzel’de kabul etmis, yüzü hafifce kizararak. Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasina imkan yokmus. Akilli kizin parlak bir fikri varmis. Prens her gelisinde yaninda bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunlari birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmis. Her sey yolunda gitmis ve cadi olanlari hiç farketmemis. Fakat bir gün Rapunzel bos bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hizli tirmaniyor saçlarima?” diye sorunca hersey ortaya çikmis. “Seni rezil kiz! Beni nasil da aldattin! Ben seni dünyanin kötülüklerinden korumaya çalisiyordum!” diye bagirmaya baslamis cadi öfkeyle. Rapunzel’i tuttugu gibi saçlarini kesmis ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermis. O gece cadi kalede kalip Prensi beklemis. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altin sarisi saçlarini !” diye seslenince. cadi Rapunzel’den kestigi saç örgüsünü uzatmis asagiya. Prens basina neler gelecegini bilmeden yukariya tirmanmis. Prens kederinden kendini pencereden atmis. Fakat yere düsünce ölmemis, yalniz kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmis. Yillarca gözleri kör bir halde yitirdigi Rapunzel’e gözyaslari dökerek ormanda dolasip durmus ve sadece bitki kökü ve yabani yemis yiyerek yasamis. Derken bir gün Rapunzel’in yasadigi çöle varmis. Uzaklardan sarki söyleyen tatli bir ses gelmis kulaklarina. “Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmis. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çiglik atmis ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yasi Prensin gözlerine akmis. Birden bir mucize olmus, Prensin gözleri açilmis ve Prens görmeye baslamis. Birlikte mutlu bir sekilde Prensin ülkesine gitmisler. Orada halk onlari sevinçle karsilamis. Mutluluklari ömür boyu hiç bozulmamis.

Peygamberi Barbar Cengiz

Cuma, Ağustos 22nd, 2008

Hoca bir gun Timur'un adamlarindan birine sormus:- Sen hangi mezheptensin? Adam elini gögsüne koyarak, - Emir Timur! demis.Oradaki bir baskasi - Hoca Efendi, bir de peygamberini sor bakalim, demis.- Gerek yok, demis Hoca. Imami Topal Timur olursa, peygamberi de kesinlikle Barbar Cengiz'dir!..


Web Stats